Tarihi 21 Ağu 2026 6 Görüntülenme

İskilip’in İlim ve Medrese Geleneği

İskilip’in İlim ve Medrese Geleneği

İskilip’teki eğitim geleneğinin Türk-İslam dönemine kadar uzandığı kabul edilmekle birlikte, şehirdeki medrese teşkilatını ayrıntılı biçimde belgeleyen kaynaklar özellikle Osmanlı döneminden itibaren çoğalmaktadır. Vakıf kayıtları, vilâyet salnameleri, seyyahların anlatıları ve Osmanlı ilmiye mensuplarının biyografileri bir arada değerlendirildiğinde İskilip’te eğitim hayatının birkaç yapıdan ibaret olmadığı, şehir yaşamının temel unsurlarından birini oluşturduğu anlaşılmaktadır.

Bu konuda en önemli tarihî tanıklıklardan biri Evliya Çelebi’nin 17. yüzyıl ortalarında İskilip’e yaptığı ziyaret sırasında tuttuğu kayıtlardır. Evliya Çelebi, İskilip’in âlimlerinin çokluğuna özellikle dikkat çeker. Belediyenin aktardığı Seyahatnâme metninde şehir için, âlimlerinin çok olduğu, camilerin çevresinde eğitim faaliyetlerinin yürütüldüğü ve İskilip’in eğlence hayatından çok ilimle öne çıkan bir yer olduğu ifade edilmektedir. Seyyahın anlatımı, 17. yüzyılda İskilip’in eğitim ve dinî hayatının şehir kimliğinin belirgin bir parçası olduğunu göstermektedir.

Evliya Çelebi’nin verdiği rakamlar da bu tabloyu desteklemektedir. Aktarılan Seyahatnâme metninde İskilip’te yaklaşık 300 Kur’an hâfızı ve kırk kadar sıbyan mektebi bulunduğundan söz edilir. Sıbyan mektepleri, Osmanlı eğitim sisteminde çocuklara temel okuma-yazma, Kur’an, dinî bilgiler ve hesap gibi başlangıç düzeyindeki bilgilerin öğretildiği eğitim kurumlarıydı. Dolayısıyla kırka yakın sıbyan mektebinin zikredilmesi, eğitim faaliyetlerinin yalnızca medrese öğrencilerine veya belirli bir seçkin gruba değil, şehrin daha geniş nüfusuna yayıldığını düşündürmektedir.

Evliya Çelebi’nin İskilip’i anlatırken kullandığı en dikkat çekici ifadelerden biri, şehrin “ilim yeri” niteliğine yaptığı vurgudur. Seyahatnâme aktarımında İskilip’in âlimlerinin çokluğundan bahsedilmekte ve şehirde yetişen önemli kişiler arasında Muhyiddin Yavsî, Ebüssuûd Efendi ve Şeyh Muslihiddîn-i Attâr anılmaktadır. Bu ifadeler, 17. yüzyıla gelindiğinde İskilip’in ilmî kimliğinin yalnızca yerel halk tarafından değil, şehri ziyaret eden bir Osmanlı seyyahı tarafından da fark edildiğini göstermektedir.

İskilip’in ilim tarihinde öne çıkan en önemli şahsiyetlerden biri Şeyh Muhyiddin Muhammed Yavsî’dir. TDV İslâm Ansiklopedisi’ne göre Şeyh Yavsî, İskilip’e bağlı İmâd, bugünkü adıyla Direklibel köyünde doğmuştur. Asıl adı Muhyiddin Muhammed olan Yavsî, güçlü bir medrese eğitiminin yanı sıra tasavvuf alanında da yetişmiş; böylece Osmanlı ilim dünyasında medrese ilimleriyle tasavvuf geleneğini bir araya getiren âlim-sûfîlerden biri olmuştur.

Şeyh Yavsî’nin ilmî çevresi de dikkat çekicidir. İlk eğitimini ünlü astronom ve matematikçi Ali Kuşçu’dan ve Alâeddin Ali et-Tûsî’den aldığı aktarılmaktadır. Daha sonra tasavvuf eğitimi görmüş ve Akşemseddin’in halifelerinden İbrahim Tennûrî’ye intisap ederek irşad faaliyetlerinde bulunmuştur. II. Bayezid ile kurduğu yakın ilişki nedeniyle “Hünkâr Şeyhi” adıyla tanınmış; İstanbul’da olduğu kadar İskilip’te de ilmî ve tasavvufî faaliyetlerini sürdürmüştür. Hayatının son döneminde yeniden İskilip’e dönmüş ve burada vefat etmiştir. Türbesi günümüzde kendi adıyla anılan Şeyh Yavsî Camii’nin bitişiğinde bulunmaktadır.

Şeyh Yavsî yalnızca bir tasavvuf şeyhi değildi. TDV’deki biyografisi, onun oğluna Osmanlı medreselerinde okutulan kelâm, belâgat ve tefsir eserlerini öğretecek düzeyde medrese ilimlerine hâkim olduğunu ortaya koymaktadır. Ayrıca Ali Kuşçu’dan hadis icazeti aldığı ve çeşitli eserler kaleme aldığı bilinmektedir. Bu yönüyle Şeyh Yavsî, İskilip’in ilim tarihinde dinî ilimler ile tasavvufun birlikte geliştiğini gösteren en güçlü örneklerden biridir.

İskilip’in ilmî geleneğinin Osmanlı tarihindeki en güçlü bağlantılarından biri ise Şeyh Yavsî’nin oğlu Ebüssuûd Efendi’dir. Burada önemli bir ayrıntı bulunmaktadır: Ebüssuûd Efendi sık sık “İskilipli” olarak anılsa da TDV İslâm Ansiklopedisi’ne göre İskilip’te doğduğunu kesin olarak söylemek mümkün değildir. Yaygın görüş, 1490 yılında İstanbul yakınlarındaki Meteris köyünde doğduğu yönündedir. Buna karşılık babasının İskilip’e bağlı İmâd köyünde doğması ve ailesinin İskilip kökenli olması nedeniyle Ebüssuûd’un İskilip’le güçlü bir aile ve kültür bağı bulunmaktadır.

Ebüssuûd Efendi ilk tahsilini babası Şeyh Yavsî’den almış; kelâm, belâgat ve tefsir alanındaki önemli eserleri onun yanında okumuştur. Daha sonra döneminin önemli âlimlerinden ders alarak Osmanlı ilmiye teşkilatına girmiştir. Çeşitli medreselerde müderrislik yaptıktan sonra Bursa ve İstanbul kadılıkları, Rumeli kazaskerliği ve nihayet 1545 yılında şeyhülislâmlık makamına yükselmiştir. Yaklaşık yirmi dokuz yıl sürdürdüğü şeyhülislâmlığı sırasında Osmanlı ilmiye teşkilatının düzenlenmesinde son derece etkili olmuştur.

Ebüssuûd Efendi’nin İskilip’in eğitim hayatına doğrudan katkısı da bulunmaktadır. TDV kaynaklarına göre İskilip’te babasının türbesinin yanında cami, imaret ve mektep yaptırmış ve bunların yaşatılması amacıyla vakıflar oluşturmuştur. Dolayısıyla Ebüssuûd’un İskilip bağlantısı yalnızca ailesinin kökeniyle sınırlı değildir; şehrin dinî ve eğitim altyapısına yönelik somut eserler de bırakmıştır.

Ebüssuûd Efendi aynı zamanda Osmanlı hukuk ve tefsir tarihinin en önemli isimlerinden biridir. Onun İrşâdü’l-Akli’s-Selîm adlı kapsamlı Kur’an tefsiri Osmanlı ilim dünyasının en önemli tefsirlerinden biri hâline gelmiştir. Şeyhülislâmlığı sırasında medreselerden mezun olan öğrencilerin ilmiye teşkilatına girişlerini daha düzenli bir sisteme bağlaması, müderrislik ve ilmiye rütbelerinin düzenlenmesi için yaptığı çalışmalar da eğitim tarihi bakımından önemlidir.

İskilip’le özdeşleşen diğer bir isim Şeyh Muslihiddîn-i Attâr’dır. İskilip Belediyesi onu Akşemseddin’in halifelerinden biri olarak tanıtmakta ve İskilip’te mescit, medrese, tekke ve hamamının bulunduğunu aktarmaktadır. Bu bilgi, şehirde medrese eğitimiyle tasavvuf kurumlarının birbirinden tamamen ayrı yapılar şeklinde gelişmediğini; bazı dönemlerde aynı ilmî ve sosyal çevrenin parçaları olarak faaliyet gösterdiğini göstermesi bakımından önemlidir. Yerel kaynaklarda Muslihiddîn-i Attâr’ın çok geniş bir irşad çevresine sahip olduğu da anlatılmaktadır; ancak bu tür mürid sayıları tarihî biyografilerde ihtiyatla değerlendirilmelidir.

İskilip’in medrese geleneği yalnızca ünlü birkaç âlimden ibaret değildir. Osmanlı arşiv kayıtları ve vilâyet salnameleri üzerinde yapılan akademik çalışmalar, şehirde çok sayıda medresenin farklı dönemlerde faaliyet gösterdiğini göstermektedir. 2016 yılında yayımlanan bir akademik araştırmaya göre İskilip’te 1869-1870 döneminde yedi, 1874-1875’te sekiz, 1877-1893 döneminde altı medrese faaliyet göstermekteydi. 20. yüzyılın başlarında sayı bazı yıllarda ona kadar yükselmiş, 1907-1908 döneminde ise dokuz medresenin bulunduğu kaydedilmiştir.

Bu veriler son derece önemlidir; çünkü İskilip’in medrese geleneğinin birkaç yüzyıllık sürekliliğe sahip olduğunu göstermektedir. Aynı araştırmada Ahmed Ağa, Cacabey, Debbağhane, Ebubekir Efendi, Hace Bey, Hacı Emir Sultan, Hocazâde, İskilip, İslambolluoğlu, Köprübaşı, Kurban Efendi, Serbest Ahmed Ağa, Şerbetzade ve Şeyh Habib Efendi medreseleri gibi çok sayıda eğitim kurumunun adına rastlanmaktadır. Bunlara Ebüssuûd Efendi, Hacı Ali Ağa, Hacı Mustafa Efendi, Hamidiye, Nur-u Osmaniye ve Terzi Bekir Efendi medreseleri de eklenmektedir.

Medreselerin yalnızca isimlerinin bilinmesi değil, öğrenci ve müderrislerine ilişkin kayıtların günümüze ulaşmış olması da İskilip eğitim tarihi açısından değerlidir. Örneğin Ahmed Ağa Medresesi’nde dönemin kaydına göre 37 öğrenci bulunurken, Debbağhane Medresesi’nde 22, Hacı Emir Sultan Medresesi’nde 39, Hocazâde Medresesi’nde 17 ve Köprübaşı Medresesi’nde 10 öğrenci eğitim görmekteydi. Şeyh Habib Efendi Medresesi’nin 19. yüzyıldaki öğrenci sayısının 56, Hace Bey Medresesi’nin ise 65 olduğu kaydedilmektedir.

Bazı medreselerin çok daha eski vakıf kayıtlarına sahip olması da İskilip’teki eğitimin geçmişini geriye götürmektedir. Cacabey Medresesi’nin 1576-1577 döneminde çeşitli malikâne gelirlerine sahip olduğu, aynı tarihlerde İskilip Medresesi’nin de çevredeki köy ve yerleşimlerden vakıf gelirlerinin bulunduğu belgelenmiştir. Şeyh Habib Efendi Medresesi için ise 15. yüzyıl ortalarına tarihlenen vakıf kaydından söz edilmektedir. Bu durum, eğitim kurumlarının sürekliliğinin vakıf sistemiyle desteklendiğini göstermektedir.

İskilip medreselerinde eğitim yalnızca ders odalarıyla sınırlı değildi. Kütüphaneler, medrese kültürünün önemli parçalarından birini oluşturuyordu. Akademik araştırmalarda Debbağhane Medresesi’nin 1870’lerde 54 kitaplık bir kütüphaneye sahip olduğu; Hocazâde Medresesi kütüphanesinde yaklaşık 350 kitap, Serbest Ahmed Ağa Medresesi kütüphanesinde ise 120-130 civarında kitap bulunduğu kaydedilmektedir. Bu bilgiler, İskilip’te yazılı kültürün ve kitap dolaşımının medrese hayatının önemli bir parçası olduğunu göstermektedir.

19.yüzyıl sonundaki genel şehir kayıtları da aynı tabloyu doğrulamaktadır. 1890 tarihli Kastamonu Vilâyeti Salnamesi’nden aktarılan verilere göre İskilip kazasında altı medrese, beş kütüphane, bir rüştiye, üç ibtidai mektep ve 71 sıbyan mektebi bulunuyordu. Aynı dönemde altı tekkenin bulunması, örgün eğitim kurumları ile tasavvuf çevrelerinin şehirde yan yana varlığını sürdürdüğünü göstermektedir.

Buradaki sayıların bir kısmının yalnızca şehir merkezini değil İskilip kazasının tamamını kapsadığı unutulmamalıdır. Buna rağmen medrese, kütüphane, sıbyan mektebi, rüştiye ve ibtidai mekteplerin aynı idarî yapı içerisinde birlikte görülmesi, 19. yüzyılın sonunda İskilip’te geleneksel eğitim sistemi ile Osmanlı’nın modernleşme döneminde gelişen yeni eğitim kurumlarının yan yana faaliyet gösterdiğini ortaya koymaktadır.

İskilip’in ilim hayatını besleyen temel unsurlardan biri de vakıf kültürü olmuştur. Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi üzerine yapılan araştırmada Osmanlı döneminin sonuna kadar İskilip’le ilgili 81 vakıf kaydı tespit edilmiş; bu vakıfların şehirde yaklaşık elli cami ve mescit ile on üç medrese ve mektebin kurulması veya yaşatılmasıyla ilişkili olduğu belirtilmiştir. Vakıflar sayesinde eğitim kurumlarının müderris ücretleri, bakım giderleri, öğrenci ihtiyaçları ve diğer masrafları için sürekli gelir kaynakları oluşturulabiliyordu.

Bu yapı İskilip’in neden çok sayıda âlim yetiştirebildiğini de açıklamaktadır. Medrese yalnızca ders verilen bir bina değildi; müderrisler, öğrenciler, kütüphaneler, vakıflar, camiler ve şehir halkı arasında oluşan geniş bir ilim çevresinin merkeziydi. Akademik araştırmalar, Osmanlı döneminde müderrislerin şehirlerin ileri gelenleri arasında yer aldığını, yalnız eğitimle değil şehir meseleleri, vakıflar, sosyal hizmetler ve idarî görevlerle de ilgilendiğini göstermektedir. İskilipli bazı âlimlerin kadılık, müftülük, kazaskerlik ve şeyhülislâmlık gibi yüksek görevlere ulaşması da bu geleneğin yalnızca yerel ölçekte kalmadığını ortaya koymaktadır.

Bu ilmî miras günümüzde de İskilip’in kültürel kimliğinin önemli unsurlarından biri olarak korunmaktadır. İskilip Belediyesi tarafından oluşturulan İskilipli Âlimler Müzesi’nde Şeyh Muhyiddin Yavsî, Ebüssuûd Efendi, Şeyh Muslihiddîn-i Attâr, Şeyhülislâm Sun‘ullah Efendi, Molla Cafer Çelebi ve başka birçok ilim insanının hayatları tanıtılmaktadır. Müzenin ayrıca İskilip’le bağlantılı çok sayıda başka âlim hakkında bilgi içermesi, ilçenin geçmişte oluşturduğu geniş ilmî çevrenin günümüzde yeniden görünür hâle getirilmesi açısından önemlidir.

Bütün bu veriler birlikte değerlendirildiğinde İskilip’in ilim ve medrese geleneğinin tek bir âlime veya tek bir döneme indirgenemeyecek kadar köklü olduğu görülmektedir. 17. yüzyılda Evliya Çelebi’nin dikkatini çeken âlimler, hâfızlar ve sıbyan mektepleri; sonraki yüzyıllarda faaliyet gösteren çok sayıdaki medrese ve kütüphane; vakıflarla desteklenen eğitim kurumları ve Osmanlı ilmiye teşkilatının en üst makamlarına kadar yükselen İskilip bağlantılı âlimler bu geleneğin birbirini tamamlayan parçalarıdır.

İskilip, özellikle Osmanlı döneminde medrese, mektep, kütüphane, tekke ve vakıfların bir araya geldiği güçlü bir ilim ve eğitim merkezi hâline gelmiştir. Şeyh Muhyiddin Yavsî’den Ebüssuûd Efendi’ye, Şeyh Muslihiddîn-i Attâr’dan adı daha az bilinen çok sayıdaki müderris ve öğrenciye kadar uzanan bu gelenek, ilçenin kültürel tarihinin en önemli unsurlarından birini oluşturmaktadır. İskilip’in “âlimler şehri” olarak anılmasının arkasında da yalnızca birkaç ünlü isim değil, yüzyıllar boyunca devam eden bu kurumsal eğitim, kitap, vakıf ve ilim birikimi bulunmaktadır.