Tarihi 21 Ağu 2026 5 Görüntülenme

Osmanlı Döneminde İskilip

Osmanlı Döneminde İskilip

İskilip’in Osmanlı topraklarına katılması tek seferde gerçekleşmiş bir olaydan ziyade 14. yüzyılın sonlarında yaşanan mücadelelerin sonucunda gelişen bir süreç olarak değerlendirilmelidir. Yıldırım Bayezid, Anadolu’daki siyasî birliği sağlamak amacıyla 1390’ların başında Kuzey ve Orta Anadolu’ya yönelmiş; Candaroğulları topraklarına müdahale ederek Kastamonu’ya kadar ilerlemiştir. Ardından Osmancık, Amasya ve Çorum çevresinde Osmanlı nüfuzu güçlenmeye başlamıştır. Ancak bu dönemde Sivas merkezli Kadı Burhaneddin Devleti de bölgede önemli bir güç durumundaydı.

Osmanlı kuvvetleri ile Kadı Burhaneddin kuvvetleri arasında Çorum yakınlarındaki Kırkdilim mevkiinde meydana gelen savaş, bölgenin geleceği açısından önemli olaylardan biri olmuştur. Savaşta Osmanlı kuvvetleri yenilmiş ve Yıldırım Bayezid’in oğlu Şehzade Ertuğrul hayatını kaybetmiştir. Zaferin ardından Kadı Burhaneddin’e bağlı kuvvetlerin İskilip, Ankara, Kalecik ve Sivrihisar çevresinde faaliyet gösterdiği, bölgedeki Osmanlı nüfuzunun geçici olarak zayıfladığı kaynaklarda aktarılmaktadır.

İskilip Kaymakamlığının yerel tarihçesinde, daha sonra bölgeye gelen ikinci Osmanlı kuvvetinin Kastamonu, Osmancık, İskilip, Çorum ve Amasya çevresini yeniden ele geçirdiği ve İskilip’in 1395 yılından itibaren Osmanlı yönetiminde kaldığı belirtilmektedir. Bununla birlikte daha geniş bölge tarihini ele alan kaynaklarda Kadı Burhaneddin’in 1398 yılında Akkoyunlu Kara Yülük Osman Bey ile yaptığı mücadelede hayatını kaybetmesinin ardından ona bağlı Çorum ve çevresindeki bölgelerin Osmanlı hâkimiyetine geçtiği ifade edilmektedir. Dolayısıyla İskilip’in Osmanlı’ya katılışını, 1390’lı yıllar boyunca devam eden ve yüzyılın sonuna doğru kesinleşen bir süreç olarak değerlendirmek daha doğru olacaktır.

Ancak bölgede siyasî istikrar hemen sağlanmamıştır. 1402 Ankara Savaşı’nda Yıldırım Bayezid’in Timur karşısında yenilmesi, Anadolu’nun büyük bölümünde olduğu gibi İskilip ve çevresinde de dengeleri değiştirmiştir. Osmanlı Devleti’nin Fetret Devri’ne girmesi sırasında yöredeki bazı Türkmen ve Tatar grupları farklı siyasî güçlerin yanında yer almıştır. Çelebi Mehmed’in Anadolu’daki Osmanlı birliğini yeniden sağlamasıyla İskilip ve çevresindeki Osmanlı idarî düzeni de yeniden güçlenmiştir. Bundan sonraki yüzyıllarda İskilip, Osmanlı taşra teşkilatının önemli yerleşimlerinden biri hâline gelmiştir.

Osmanlı hâkimiyetinin yerleşmesiyle birlikte İskilip’in şehirleşme yapısında belirgin bir gelişme görülmüştür. Yerleşim özellikle kale çevresinden aşağıya doğru genişlemiş; camiler, mescitler, medreseler, tekkeler, çeşmeler, hamamlar, hanlar ve dükkânların oluşturduğu mahalleler gelişmiştir. Vakıf sistemi ise bu şehirleşmenin temel unsurlarından biri olmuştur. Osmanlı şehirlerinde olduğu gibi İskilip’te de eğitim, ibadet, su temini, yol, köprü, konaklama ve sosyal yardım gibi pek çok hizmet vakıflar aracılığıyla yürütülmüştür.

İskilip’teki vakıf geleneğinin Osmanlı döneminde oldukça güçlü olduğu arşiv araştırmalarından anlaşılmaktadır. Vakıflar Genel Müdürlüğü arşivlerindeki kayıtları inceleyen araştırmalarda, Osmanlı döneminin sonuna kadar İskilip’le ilgili 81 vakıf kaydının tespit edildiği; bunların bir bölümünün cami, mescit, medrese, mektep, tekke, zaviye, han, bedesten, hamam, köprü ve çeşme gibi yapılara hizmet ettiği belirtilmektedir. Araştırmada vakıflar aracılığıyla şehirde yaklaşık elli cami ve mescit, on üç medrese ve mektep, altı tekke ve zaviye, iki han, bir bedesten, beş hamam ve üç köprüyle ilişkili kayıtların bulunduğu aktarılmaktadır.

Bu vakıf düzeninin İskilip tarihindeki en önemli örneklerinden biri Şeyh Muhyiddin Muhammed Yavsî Vakfıdır. TDV İslâm Ansiklopedisi’ne göre İskilip doğumlu olan Şeyh Yavsî, II. Bayezid ile yakın ilişkisi nedeniyle “Hünkâr Şeyhi” olarak tanınmış ve adına İstanbul ile İskilip’te vakıflar tahsis edilmiştir. Şeyh Yavsî’nin 1500 tarihli vakfıyla İskilip’te hamamlar, dükkânlar, değirmenler, bağlar, bahçeler ve çeşitli gelir kaynakları vakıf sistemine bağlanmıştır. Daha sonra II. Bayezid’in bazı tuzlaları da bu vakfa tahsis ettiği aktarılmaktadır.

Şeyh Yavsî’nin oğlu olan ve Osmanlı tarihinin en önemli hukuk ve din adamlarından biri kabul edilen Şeyhülislâm Ebüssuûd Efendi de İskilip’in Osmanlı kültür tarihindeki yerini güçlendiren şahsiyetlerden biridir. Kanûnî Sultan Süleyman döneminde uzun yıllar şeyhülislâmlık yapan Ebüssuûd Efendi, doğduğu bölgeyle ilişkisini sürdürmüş ve İskilip’te babasının adına önemli bir külliye meydana getirmiştir.

Şeyh Yavsî Camii üzerine Belleten’de yayımlanan akademik çalışmaya göre Ebüssuûd Efendi’nin 1569 tarihli vakfiyesi, İskilip’te yalnızca bir caminin değil; köprü, bedesten, mektep ve handan oluşan daha geniş bir külliyenin varlığını göstermektedir. Günümüzde bu külliyeden esas olarak Şeyh Yavsî Camii ve türbe bölümü ayakta kalmıştır. Akademik araştırma, caminin Şeyh Yavsî’nin 1514’teki ölümünden sonra, 16. yüzyılın ortalarında oğlu Ebüssuûd Efendi tarafından babasının mezarının yanına yaptırıldığını ortaya koymaktadır.

Bu yapı yalnızca mimari açıdan değil, Osmanlı şehir düzeninin nasıl işlediğini göstermesi açısından da önemlidir. Cami ve mektep eğitim ve ibadet işlevini yerine getirirken, han ve bedesten ekonomik hayatı destekliyor; vakfedilen dükkânlar ve diğer gelir kaynakları da bu yapıların bakım ve işletme giderlerini karşılıyordu. Böylece vakıf sistemi aracılığıyla dinî, eğitimsel ve ekonomik fonksiyonlar aynı şehir düzeni içerisinde birbirine bağlanıyordu.

İskilip’in Osmanlı dönemindeki en belirgin özelliklerinden biri de ilim ve eğitim merkezi olarak ün kazanmasıdır. İlçede medrese kültürünün geçmişi Osmanlı öncesine kadar uzansa da Osmanlı döneminde medrese, sıbyan mektebi ve kütüphanelerin sayısı önemli ölçüde artmıştır. İskilip’ten yetişen veya şehirle bağlantılı pek çok âlim, müderris, şeyh ve devlet adamı Osmanlı ilmiye teşkilatında görev almıştır. Şeyh Yavsî ve Ebüssuûd Efendi bunun en bilinen örnekleri olmakla birlikte İskilip’in ilmî geleneği yalnızca bu iki isimle sınırlı değildir.

17.yüzyılda İskilip’i ziyaret eden Evliya Çelebi’nin gözlemleri, şehrin bu özelliğini açık biçimde ortaya koymaktadır. Seyyah, İskilip’i 150 akçelik bir kaza olarak tanımlamakta; şehirde sipahi kethüdası, yeniçeri serdarı, subaşı ve şehir kethüdası bulunduğunu aktarmaktadır. Bu bilgiler İskilip’in belirli bir idarî ve askerî teşkilata sahip olduğunu göstermektedir.

Evliya Çelebi İskilip’in kalesinden, bağlı ve bahçeli mahallelerinden ve evlerinden de söz etmektedir. Ancak onu en fazla etkileyen unsur şehrin ilim hayatıdır. İskilip’te âlimlerin çok olduğunu, camilerin çevresinde eğitim faaliyetlerinin yürütüldüğünü, çok sayıda Kur’an hâfızının bulunduğunu ve yaklaşık kırk sıbyan mektebinin faaliyet gösterdiğini aktarmaktadır. İskilip’i eğlence ve zevk hayatından çok ilimle tanınan bir yer olarak tasvir etmesi, ilçenin Osmanlı dönemindeki kültürel kimliğinin en önemli tanıklıklarından biridir.

Osmanlı İskilip’inde ticaret ve zanaat hayatı da şehir kimliğinin önemli parçalarından biriydi. Şehir, çevresindeki köylerden gelen tarım ve hayvancılık ürünlerinin toplandığı, işlendiği ve satıldığı bölgesel bir pazar işlevi görüyordu. Dükkânlar, hanlar, hamamlar, tabakhaneler, değirmenler ve çarşı çevresindeki üretim alanları ekonomik hayatın merkezini oluşturuyordu. Özellikle deri işleme ve tabaklık, İskilip’in geleneksel zanaatları arasında uzun süre önemini korumuştur.

19.yüzyıl sonlarına ait kayıtlar, şehrin ekonomik canlılığını daha açık biçimde ortaya koymaktadır. İskilip Kaymakamlığının aktardığı Kastamonu Vilâyeti Salnamesi bilgilerine göre kazada yüzlerce dükkân, tabakhaneler, hanlar, hamamlar ve çok sayıda değirmen bulunuyordu. Aynı kayıtlarda hükümet konağı, telgrafhane, belediye teşkilatı, mahkeme, eğitim kurumları, kütüphaneler ve çeşitli idarî birimlerin de yer aldığı görülmektedir. Bu yapı, İskilip’in 19. yüzyıl sonunda yalnızca kırsal bir yerleşim değil, çevresindeki köylere idarî ve ekonomik hizmet veren gelişmiş bir kaza merkezi olduğunu göstermektedir.

Salname kayıtlarında İskilip kazasında 83 cami ve mescit, beş kütüphane, altı tekke, altı medrese, bir rüştiye, üç ibtidai mektep ve 71 sıbyan mektebinin varlığından söz edilmektedir. Aynı kayıtlarda 510 dükkân, 18 tabakhane, iki han, beş hamam ve 63 değirmen gibi ekonomik yapılara ilişkin bilgiler de bulunmaktadır. Bu rakamlar yalnızca İskilip şehir merkezini değil, kazaya bağlı geniş idarî sahayı da kapsadığı için şehir nüfusu ve kaza nüfusu birbirinden ayrılarak değerlendirilmelidir.

19.yüzyıl sonlarında Fransız coğrafyacı Vital Cuinet’in La Turquie d’Asie adlı eserinde aktarılan veriler de benzer bir tablo ortaya koymaktadır. Cuinet’in kayıtlarında İskilip’te camiler, tekkeler, medreseler, kütüphaneler, dükkânlar, hanlar, hamamlar, tabakhaneler, değirmenler, fırınlar ve kahvehanelerden söz edilmektedir. Ayrıca mahkeme, vergi dairesi, telgraf ve posta hizmetlerinin bulunması, Osmanlı modernleşmesinin taşradaki idarî kurumlarının İskilip’te de faaliyete geçtiğini göstermektedir.

İskilip’in belediye teşkilatı da Osmanlı’nın son dönemindeki şehirleşme sürecinin önemli unsurlarından biridir. Akademik bir çalışmada ilçede 1872 yılında belediye teşkilatının kurulduğu belirtilmektedir. Tanzimat sonrasında Osmanlı şehirlerinde başlayan belediyeleşme süreciyle birlikte yol, temizlik, çarşı düzeni, kamu yapıları ve çeşitli şehir hizmetleri daha kurumsal bir biçim kazanmaya başlamıştır.

Bu dönemde İskilip’in idarî bağlılığında da değişiklikler yaşanmıştır. Uzun süre Kastamonu idaresi içerisinde bulunan İskilip, Osmanlı’nın son döneminde yapılan idarî düzenlemeler sonucunda bir süre Amasya, Yozgat ve Ankara üzerinden farklı idarî merkezlere bağlanmış, daha sonra Çorum sancağının idaresine dâhil edilmiştir. Bu değişiklikler, 19. yüzyıl ve 20. yüzyıl başlarında Osmanlı taşra teşkilatının yeniden düzenlenmesinin İskilip üzerindeki yansımalarıdır.

Osmanlı döneminin İskilip’e bıraktığı en görünür miraslardan biri de geleneksel kent dokusudur. Şehrin eğimli araziye uyum sağlayan dar sokakları, bahçeli evleri, ahşap taşıyıcılı konutları, camileri ve mahalle düzeni uzun bir gelişim sürecinin sonucunda ortaya çıkmıştır. Özellikle konutlarda ahşap, kerpiç ve taşın birlikte kullanılması; çıkmalar, geniş saçaklar, avlu ve bahçeler gibi unsurlar geleneksel Anadolu-Türk konut mimarisinin İskilip’teki yerel yorumunu oluşturmuştur.

İlçenin önemli Osmanlı yapılarından biri olan İskilip Ulu Camii, günümüzdeki biçimini 19. yüzyılda kazanmıştır. İskilip Belediyesinin verdiği bilgiye göre daha eski bir yapının bulunduğu alandaki cami 1839’da meydana gelen deprem ve yangının ardından büyük ölçüde zarar görmüş, taş minaresi ayakta kalmış ve 1841 yılında Serbestzade Ahmet Efendi’nin öncülüğünde Cücükoğlu Hasan tarafından yeniden yaptırılmıştır. Bugünkü Ulu Cami bu nedenle Geç Osmanlı mimarisinin İskilip’teki önemli örnekleri arasında değerlendirilmektedir.

Ulu Cami’nin yanı sıra Şeyh Yavsî Camii ve Türbesi, Osmanlı döneminden günümüze ulaşan en önemli yapılardandır. Şeyh Yavsî Camii’nin mimari yapısını inceleyen çalışmalar, yapının ters T planlı Osmanlı camilerinin özelliklerini taşıdığını; yüzyıllar boyunca geçirdiği onarım ve değişikliklere rağmen tarihî karakterini büyük ölçüde koruduğunu göstermektedir. Caminin Şeyh Yavsî türbesiyle birlikte oluşturduğu alan, İskilip’in hem mimari hem de dinî ve kültürel tarihinin önemli merkezlerinden biri olmayı sürdürmektedir.

Osmanlı dönemi boyunca İskilip’in gelişiminde vakıflar, medreseler ve çarşı birbirini tamamlayan üç temel unsur olmuştur. Vakıfların sağladığı gelirle cami, medrese, mektep, çeşme ve köprü gibi yapılar ayakta tutulurken; medreseler eğitimli insan yetiştirmiş, çarşı ve zanaat alanları ise şehir ekonomisini canlı tutmuştur. Böylece İskilip yalnızca çevresindeki köylerin idarî merkezi değil, aynı zamanda insanların eğitim görmek, alışveriş yapmak, ürün satmak ve dinî-kültürel faaliyetlere katılmak için geldiği bölgesel bir merkez hâline gelmiştir.

Bu uzun Osmanlı dönemi, İskilip’in kimliğinde kalıcı izler bırakmıştır. İlçenin yetiştirdiği âlimler, oluşturduğu vakıflar, medrese ve mektepleri, geleneksel zanaatları, camileri, çarşısı ve konut mimarisi modern İskilip’in kültürel temelini oluşturmuştur. Evliya Çelebi’nin 17. yüzyılda ilim merkezi olarak tanımladığı İskilip’in, 19. yüzyıl sonunda yüzlerce dükkânı, çok sayıda eğitim kurumu ve gelişmiş idarî teşkilatı bulunan canlı bir Osmanlı kazasına dönüşmüş olması, şehrin birkaç yüzyıllık gelişimini açık biçimde göstermektedir.

Bugün İskilip sokaklarında görülen tarihî camiler, türbeler, geleneksel evler ve eski şehir dokusu bu dönemin fiziksel mirasını taşırken; İskilip’in ilim geleneği, vakıf kültürü, zanaatları ve yerel yaşayışı da Osmanlı döneminde şekillenen kültürel mirasın devamı niteliğindedir. Bu nedenle Osmanlı dönemi, İskilip tarihinin yalnızca siyasî açıdan en uzun evrelerinden biri değil, şehrin bugünkü mimari, sosyal ve kültürel kimliğini belirleyen temel dönemlerden biri olarak değerlendirilmelidir.